Telefon elindeydi… Emre ekrana bakmaktan yorulmuştu. Kısa, net ve masum bir cümle yazmıştı oysa ki… Buna rağmen saatlerdir karşılığını alamamıştı. Ne “okundu” bilgisi vardı ne de umut veren o üç nokta… Bir akşam önceki kahkahalar, göz göze gelmeler ve “yaz bana” sözü şimdi yankılanıyor, yerini yavaş yavaş huzursuz bir sessizliğe bırakıyordu. Aslında beklediği cevabın gelmemesi değildi onu geren; cevabın hiç gelmemesiydi. Çünkü Emre iyi biliyordu ki, üstü kapalı bir şekilde “reddedilmek” açık bir “hayır” almaktan bin kat daha kötüydü.
Şimdi ise kafasında binlerce senaryo dönüyordu. “Yanlış bir şey mi söyledim?”, “Fazla mı ilgili davrandım?”, “Aslında beni hiç beğenmedi mi?” Bu soruların ortak noktası şuydu: Hepsi Emre’yi kendisinden şüphe etmeye itiyordu. Asıl mesele ise mesaj değildi. Asıl mesele, reddedilme ihtimaliydi.
Emre bu duyguyu ilk kez yaşamıyordu. Üniversitede de benzer şeyler olmuştu. Biriyle tanışır, güzel bir başlangıç olur, sonra ya mesajlar seyrekleşir ya da “Sen çok iyi birisin ama…” cümlesi gelirdi. Bu cümlenin devamını artık ezbere biliyordu. Arkadaş kalmak. Güzel bir insan olmak ama “o kişi” olmamak.
Bir süre sonra Emre fark etti ki asıl yoran şey reddedilmek değil, reddedilmeden kaçmak için kendi içinde verdiği savaşlardı. Mesaj atmadan önce dakikalarca düşünmek, her kelimeyi tartmak, karşı tarafın ruh hâlini tahmin etmeye çalışmak… Tüm bunlar onu doğal hâlinden uzaklaştırıyordu. Flört, keyifli bir tanışma süreci olmaktan çıkıp zihinsel bir satranca dönüşüyordu.
Bir gün yakın bir arkadaşıyla bu konuyu konuşurken, arkadaşının söylediği basit bir cümle Emre’nin aklında kaldı: “Reddedilmek seni eksiltmez.” İlk başta klişe gibi gelmişti ama üzerine düşündükçe anlam kazandı. Gerçekten de herkesle uyum yakalamak zorunda değildi. Her tanışma bir ilişkiye dönüşmek zorunda değildi.
O günden sonra Emre, flörte bakış açısını değiştirmeye karar verdi. Sonuç odaklı olmak yerine süreç odaklı olacaktı. Yani “Bu kız benimle olur mu?” yerine “Bu sohbet bana iyi geliyor mu?” diye soracaktı. Karşısındaki kişinin tepkilerini kişisel algılamak yerine, durumu olduğu gibi kabul etmeye çalışacaktı.
Bir süre sonra yine benzer bir durum yaşadı. Tanıştığı biri mesajlara geç dönüyordu, bazen hiç dönmüyordu. Eskiden olsa bunu bir işaret olarak görür, kendini geri çekerdi. Bu kez farklı davrandı. İlgisini net ama sakin şekilde gösterdi. Karşılık gelmediğinde ise kendini suçlamadı. Hayatına devam etti.
İlginç olan şuydu: Reddedilmeyi kabullendikçe, reddedilme ihtimali onu daha az korkutmaya başladı. Bu da davranışlarına yansıdı. Daha rahat konuşuyor, beklentiye girmeden tanışıyor, kendisi gibi davranıyordu. Bu rahatlık, karşı taraflar tarafından da hissediliyordu.
Bir gün telefonuna yine bir mesaj düştü. Bu kez üç nokta belirdi. Ardından cevap geldi. Emre gülümsedi ama eskisi gibi kalbi yerinden fırlamadı. Çünkü artık biliyordu: O mesaj gelmese de hayat devam ediyordu. Birinin ilgisi onu değerli kılmıyor, ilgisizliği de değersizleştirmiyordu. Reddedilmek, Emre için artık bir son değildi. Bir yön tabelasıydı. “Buradan devam etmiyorsun” diyen sakin bir işaret gibi…
Unutulmamalıdır ki, flörtte asıl güç, herkes tarafından istenmek değil; istenmediğinde de yoluna devam edebilmeyi öğrenmektir. İşte Emre, tam da bunu kavradığı gün özgürleşti.
