Bazı telefonlar vardır, çaldığı an sıradan bir konuşma olmayacağını sezersiniz. O gün de öyleydi. Öğleden sonra, yoğun bir iş arasında telefonum titredi. Arayan arkadaşım Selma’ydı (yıllardır hayatımda olan, güçlü duruşuyla tanıdığım saygıdeğer bir dostum) Açtığımda karşımdan gelen ses, kelimelerden çok hıçkırıklardan oluşuyordu. İlk anda ne oluyor ne bitiyor çıkaramadım.
“Sakin ol!” dedim “Ne oldu?”, cümleler telefondan ağır ağır dökülmeye başladı. Eşi Can, iş seyahatinde birlikte olduğu bir kadından cinsel yolla bulaşan bir hastalık kapmıştı. Duyduğum an şok oldum. Aklıma Can’ın yüzü vs. geldi, konduramadım. “Emin misin? Belki bir yanlış anlaşılmadır” diye mırıldanarak konuşmaya çalıştım. Ağlamaya devam edince sustum. Aslında, laf aramızda insan sarrafıyımdır ama Can’dan böyle bir şey asla beklemezdim. Bu ne demekti? bir evliliğin, bir güven duygusunun ve genç bir annenin dünyasının aynı anda tek hamlede yok olması… Selma’nın bundan sonra hayatı boyunca yaşayacağı utanç… Yeni doğmuş bebeklerinin akıbeti…. O an Selma öfkeden çılgına dönse haklıydı ama gariptir ki sesinde öfkeden çok; panik, korku ve çaresizlik vardı.
Teselli etmeye çalıştım ama tesellilerim bir çözüm değildi. Bir yol haritası hiç değildi. Yine de Selma’nın konuşmanın sonunda sesi değişmişti. Yalnız olmadığını bilmek, yükün bir kısmını hafifletmişti diye düşünüyorum.
O konuşmadan sonra kendimi garip bir şekilde yorgun hissettiğimi hatırlıyorum. Sanki bir ağır işte görev yapmış gibiydim. Selma beni, evliliğini tartışmak için aramamıştı. Eşinin davranışını çözümlemek için de aramamıştı. O an yaptığı şey, tehlike algıladığı bir durumda güvenli bir bağ kurmaktı.
Erkek olarak bunu anlamam zaman aldı. Çünkü bizler genelde ” Kriz anında sus, içine at, yalnız çöz.” gibisinden yetiştirildik. Bu küçüklükten itibaren öğretilen bir şey, ağlarken birini aramak zayıflık gibi gelirdi. Oysa Selma’nın yaptığı şey, zayıflık değil; hayatta kalma refleksiydi.
Bu olaydan sonra kadınlar arasındaki ilişkileri farklı gözle izlemeye başladım. Stres altındayken bir araya gelmelerini, küçük yardımlarla birbirlerine nefes alanı açmalarını fark ettim. Yeni doğum yapmış bir kadının bebeğini kısa süreliğine emanet edip tek başına çay içmeye gitmesi. Yoğun programlara rağmen ayarlanan kısa bir akşam yemeği. Birlikte içilen bir bardak kahvenin, küçük bir tatil etkisi yaratması.
Modern hayat bize güçlü olmayı öğütlüyor. Ama güç, her şeyi tek başına taşımak demek değil. Bunu Selma’dan öğrendim. Güç, gerektiğinde sığınacak bir kapı olduğunu bilmektir. Ve o kapıyı çalabilmektir.
Özellikle kadınların yeni bir ilişki yaşadıklarında dostluklarını geri plana atmalarına sık rastlıyorum. Oysa bu, bence aklıselim bir davranış değil. Çünkü insanı hayatta tutan şeyler, romantik ilişkilerden çok daha kalıcı olan bağlardır. Dostluklar, hayatın sert virajlarında aracın yoldan çıkmamasını sağlar.
Erkekler olarak bizler de bu dayanışma biçiminden öğrenecek çok şeye sahibiz. Yükleri tek başına sırtlamaya çalışmanın bedelini çoğu zaman sağlıkla ödüyoruz. Yüksek tansiyon, alkol kullanımı, öfke patlamaları… Bunların büyük bölümü paylaşılmayan stresin sonuçları.
Selma’nın o gün yaptığı telefon, bana şunu öğretti: Yardım istemek bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Ve yardım etmek, büyük fedakârlıklar gerektirmez. Bazen sadece “Buradayım” demek yeterlidir.
Bugün biri bana güç senin için ne anlam ifade ediyor? Diye sorsa, eskisi gibi cevap vermem. Güç, sessizce dayanmak değil. Güç, doğru anda doğru kişiye ulaşabilmektir. Selma’nın telefonu, bunu bana çok net şekilde öğretti.
