Bir Sohbet Hikayesi: Cümlelerden Önce Duruş Konuşur

yazar KOÇ

Akşamüstüydü. Kalabalık ama gürültüsüz bir ortam… İnsanların çoğu bir şeyler içiyor, kimi ayakta sohbet ediyor, kimi cam kenarında sessizce etrafı izliyordu. Böyle ortamlarda erkeklerin zihninde aynı soru döner durur: “Ne söylemeliyim?” Oysa bu sorunun kendisi bile insanı kasan bir tuzaktır. Çünkü sohbeti başlatan şey çoğu zaman sözcükler değildir. Asıl mesele, o sözcükleri hangi hâlle taşıdığındır.

Bir adam düşün. Omuzları düşük, gözleri kaçamak, sesi titrek. Ağzından çıkan cümle ne kadar düzgün olursa olsun, havada kalır. Bir de şunu düşün: Duruşu rahat, nefesi sakin, gözleri karşısındakinde. Sadece “Merhaba” diyor. Ama o merhaba, yerini buluyor. Çünkü sözcükten önce hâl konuşmuştur.

Sosyal ortamlarda insanlar zaten iletişime açıktır. Kimse oraya duvar örmeye gelmez. Bu yüzden lafı dolandırmaya, kelime cambazlığı yapmaya gerek yoktur. Dinginlik ve rahatlık, en sade cümleyi bile taşır. Sokakta, kısa bir karşılaşmada bu hâl daha da belirginleşir. Netlik, sakinlik ve kendinden emin bir tavır; cümleyi değerli kılar.

Sohbet ilerledikçe kelimelerin tonu değişir. Bazı kelimeler vardır ki, insanın iç dünyasına dokunur. “His”, “izlenim”, “sezgi” gibi sözcükler, karşı tarafın zihninde kapı aralar. Bu kapıdan girince sohbet kuru bir soru-cevap olmaktan çıkar, canlı bir alışverişe dönüşür. Ama bu kelimeler ezberden savrulursa sırıtır. Doğal olan, konuşmanın akışına karışandır.

Birçok erkek tanışma anında klişe sorulara sarılır. O sorular tanıdıktır, güvenlidir ama dikkat çekmez. İlk temas anı, merak uyandıran bir gülümseme ya da hafif bir espriyle çok daha akıcı olur. Asıl sorular zaten zamanla gelir. Acele etmek, sohbeti daha doğmadan boğar.

İşin en can alıcı taraflarından biri ruh hâlidir. Eğlenceli bir enerji, ortamın havasını değiştirir. İnsan gülmek ister, hafiflemek ister. Bu, karşı tarafın gardını indirir. Kimse zorlanan, kendini ispat etmeye çalışan bir enerjiyle rahat edemez. Rahat olan bulaşıcıdır.

Sessizlik meselesi de burada devreye girer. Bir an durulduğunda panik yapmayan biri, güçlü görünür. Sürekli konuşmak zorunda hissetmek, içteki huzursuzluğu ele verir. Oysa bazen susmak, göz teması kurmak ve tebessüm etmek yeterlidir. Sessizlikten kaçmayan bir duruş, sözcüklerden daha yüksek sesle konuşur.

Kontrol denilen şey de yanlış anlaşılır çoğu zaman. Kontrol, karşısındakini yönlendirmek değildir. Kendi hâlinin sorumluluğunu almaktır. Kendine güvenen biri, onay aramaz. Bu da iletişimi hafifletir. İnsan kendine nasıl davranıyorsa, karşısındaki de ona benzer şekilde davranır. Değer verdiğini hissettiren bir iç ses, beden diline yansır.

İltifat meselesi ince iştir. Samimi olmayan sözler hemen anlaşılır. Ama gerçekten fark edilen bir ayrıntıyı dile getirmek, güçlü bir izlenim bırakır. Gülüş, duruş, enerji… Beklentiye girmeden söylenen bir iltifat, karşılıklı rahatlığı artırır. Bu cesaret ister ve cesaret sıradanlıktan ayırır.

Fiziksel mesafe de sohbetin sessiz dilidir. Herkesin görünmez bir alanı vardır. Bu alana saygı duymak, güveni besler. Yakınlık zamanla ve kendiliğinden olur. Zorlanan hiçbir şey kalıcı olmaz.

Sonuçta mesele şudur: Sohbet, bir performans değildir. Bir hâl paylaşımıdır. Rahat olan, kendini bilen, anın içinde kalan biri; kelimelerden önce hissedilir. Ve çoğu zaman, hissettirilen şey söylenenlerden çok daha kalıcı olur.

Diğer yazılarımıza göz atın