Yönünü Kaybeden Erkek, Yankısını da Kaybeder

yazar KOÇ

Tecrübeye Dayalı Küçük Bir Tavsiye

Bir erkeğin hayatındaki en büyük kırılma anının bir kadını kaybettiği an olduğunu düşünmüyorum. Asıl kırılma, yönümü kaybettiğim anda başladı. Çünkü ben yönümü kaybettiğimde yalnızca kendi hayatımda savrulmadım; karşımdaki kadını da belirsizliğin içine çektim. Zamanla şunu net gördüm: Kadın–erkek ilişkilerindeki çoğu çatışma iletişimsizlikten değil, yönsüzlükten doğuyor.

Erkek enerjisi dediğimiz şeyin yüksek sesle konuşmak, sert bakmak ya da iddialı cümleler kurmak olmadığını yaşayarak öğrendim. Erkek enerjisi benim için yön veren bir varoluş hali. Hayatımda nereye gittiğimi bildiğimde, yanımdaki kadın zaten rahatlıyor. Çünkü karşısında “beni beğenir mi, beni ister mi?” diye titreşen birini değil; kendi yolunda yürüyen birini görüyor.

Kadın enerjisi yanıt verir. Bunu pasiflik olarak görmüyorum; bu bir uyum meselesi. Yönüm yoksa, verilecek bir yanıt da olmuyor. Ne kadar iyi niyetli, ilgili, kibar ya da fedakâr olursam olayım; hayatımın merkezine kadını koyduğumda ilişkide ağırlık oluşturamadığımı fark ettim. Ağırlığı olmayan bir şeyin çekici olmadığını acı biçimde öğrendim.

En büyük yanılgım şuydu: Hayatımı sürekli “bir gün”lere erteledim. Bir gün daha özgüvenli olunca, bir gün daha güçlü olunca, bir gün şartlar düzelince… Ama o gün hiç gelmedi. Sonra fark ettim ki o gün, yalnızca harekete geçtiğim gündü. Hazır hissetmeden attığım adımların günüydü. Çünkü özgüven hareketin ödülüydü; ön şartı değil.

İlişkilerde duruşun ne demek olduğunu da zamanla anladım. Duruş yalnızca dik yürümek ya da omuzları geride tutmak değil. Duruş; kendi zamanıma saygı duymak. Duruş; istemediğim şeye “hayır” diyebilmek. Duruş; kaybetme korkusuyla kendimden ödün vermemek. Ve en önemlisi, hayatımın sorumluluğunu kimseye devretmemek.

Bir kadını mutlu etmekle görevli olduğumu sandığım dönemlerde, karşımdaki kadının üzerindeki baskıyı fark etmedim. Oysa bu görünmez bir yükmüş. Sağlıklı bir ilişkide kadın, benim eksikliğimi tamamlamak için yanımda olmuyor. Eşlik etmek için oluyor. Zaten dolu olan bir hayata, kendi varlığıyla anlam katmak için geliyor. Bu denge bozulduğunda ilişkinin ya bağımlılığa dönüştüğünü ya da sessizce yıprandığını gördüm.

Şunu açıkça kabul ettim: Kimse kimseyi mutlu etmek zorunda değil. Ama herkes kendini mutlu etmekten sorumlu. Bu sorumluluğu aldığımda, ilişkide doğal bir güzel gidişat oluştu. Çünkü karşımdaki kadın benim yanımda bir rol yapmak zorunda kalmadı. Olduğu gibi var olabildi. Güven dediğimiz şey tam olarak burada başladı.

Bu yol romantik bir yol değildi. Hatalar yaptım. Reddedildim. Bazen yanlış anladım, bazen yanlış anlaşıldım. Ama bunların hiçbiri beni küçültmedi. Beni asıl küçülten şey yerimde saymaktı. Göz temasından kaçmak, duygularımı bastırmak, adım atmamak… Bunların insanı yavaş yavaş silikleştirdiğini fark ettim.

Bir zamanlar çekingen olan, kendini geri çeken, “yanlış bir şey söyler miyim” korkusuyla susan birinin bugün bunları yazabiliyor olması tesadüf değil. Bu yol yürüyene açılıyor. Ve bu yolun sonunda bir kadını kazanmak yok; kendimi kazanmak var. Kadın ise bu kazanımın doğal eşlikçisi oluyor.

Mesele karşı taraf değil. Mesele benim. Hayat benim. Zaman benim. Yön benim. Ve yönüm olduğunda, yanıt zaten geliyor.

Diğer yazılarımıza göz atın