İletişimi Doğru Öğrenmek

yazar KOÇ

Bazı insanlar hayata yüksek sesle başlar. Bazılarıysa fısıltıyla… Ben iletişimden kaçınan ikinci gruptaydım. Ortaokul çağlarında kız–erkek ilişkilerinin yavaş yavaş anlam kazanmaya başladığı o yıllarda, içimde tarif edemediğim bir çekingenlik vardı. Kızların yanındayken kalbim hızlanır, boğazım düğümlenir, aklımdaki cümleler sanki bana ait değilmiş gibi dağılırdı. O yaşlarda bunun bir “sorun” olduğunu düşünmezdim. Zaten kim neyi ne kadar ciddiye alıyordu ki?

Zaman geçtikçe durum değişti. Lise çağında insan, erkek olduğunu daha net hissetmeye başlıyor. Sorumluluklar, arzular, kıyaslar… El ele yürüyen çiftler, teneffüslerde fısıldaşan kızlar, özgüvenle gülüp şakalaşan erkekler. Ben ise çoğu zaman bu sahnenin seyircisiydim. İstemediğimden değil; cesaret edemediğimden… Bir kızın yanına gitmek, Everest’e tırmanmak gibiydi. Gitmeye niyetlendiğim anda zihnim bana türlü kaçış planları sunardı: “Zaten bakmazdı”, “Şu an sırası değil”, “Ne diyeceksin ki?” Sonunda kendimi hep güvenli alanlara geri çekerdim. Futbol sahası, bilgisayar başı, arkadaşlar… Dışarıda hayat akarken ben beklemeyi seçmiştim.

Üniversiteye geldiğimde her şeyin değişeceğini sanıyordum. Yeni şehir, yeni insanlar, özgürlük… Herkes üniversitenin insanı dönüştürdüğünü söylerdi. Oysa ben aynıydım. Ortam değişmişti ama içimdeki korku yerli yerindeydi. İşte tam o noktada bir gerçek, tokat gibi çarptı yüzüme: Eğer ben değişmezsem, hiçbir şey değişmeyecekti. Bu fark ediş bir gecede kahraman yapmadı beni. Ama bir karar aldırdı. Kızlardan kaçan adam olmak istemiyordum artık. Yanlarına gittiğinde dili tutulan değil, en azından denemiş biri olmak istiyordum. İlk adımlarım utanç vericiydi. Sohbetler kısa, tepkiler mesafeli, bazı reddedilmeler ise can yakıcıydı. Eve döndüğümde aynaya bakıp “Bunu niye yaptım ki şimdi?” dediğim çok oldu. Hani bir utanç verici an yaşadığınızda durduk yerde aklınıza gelirya, tekrar utanırsınız sonra tekrar sonra tekrar… Hele bir de üniversite gibi, bir olayın kulaktan kulağa jet hızında yayıldığı bir ortamda bu denemeleri yapmak, tuhaf ya da alaycı bakışların odağında olmak çok can sıkıcıydı. Ama tüm bunları umursamadan devam ettim.

Bir süre sonra garip bir şey fark ettim. Kaçmadığım her deneme, beni biraz daha rahatlatıyordu. Her konuşma, kötü bile geçse, içimdeki korkuyu biraz daha küçültüyordu. Kızlar ulaşılamaz varlıklar olmaktan çıkmıştı artık; onların da tıpkı benim gibi etten kemikten olduğunu kavramaya başlamıştım. Önceden kendimi onların karşısında savunmasız hissederken, artık savunma mekanizmamı geliştirmeye başlamıştım. Zamanla konuşmalar uzadı. Gülüşler geldi. Reddedilme azaldı ama daha önemlisi reddedilmek eskisi kadar yaralamaz oldu. Çünkü artık değerimi, tek bir kişinin tepkisine bağlamıyordum. İlişkiler benim için bir sınav değil, bir deneyim haline gelmişti.

Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum: Ben kızlarla iletişimi öğrenmedim, kızlar benimle iletişimi öğrendi 🙂 Benim öğrendiğim asıl şey, kendimle kalabilmek, korkuya rağmen adım atmak, insan olmanın kusurlu ama ilerleyen bir süreç olduğuydu. Konuşamadığım kızların gölgesinde büyüdüm belki, ama o gölgeler olmasaydı ışığın kıymetini de anlayamazdım.

Diğer yazılarımıza göz atın