İnsan, sevmeye başladığında çoğu zaman farkında olmadan tutunur. Tutunmak ise ilk bakışta masum görünse de, derinlerde bir korku taşır: kaybetme korkusu… Oysa her ilişki, sonsuzluk vaadiyle başlamaz. Bazıları bir duraktır, bazıları bir öğretmen, bazılarıysa yalnızca bir hatıradır. Bu gerçeği kabul edebilen erkek, sanıldığının aksine daha zayıf değil, daha güçlüdür.
Kaybetme ihtimalini inkâr eden erkek, ilişkisini farkında olmadan zehirler. Sevgi yerini endişeye, bağ yerini denetime bırakır. Her davranışın altında “ya giderse” fısıltısı dolaşır. Bu fısıltı zamanla sesini yükseltir ve ilişkiyi mahveder. Buna karşılık, kaybetmeyi göze alabilen erkek daha sakin, daha dengeli ve daha nettir. O bilir ki sevgi, korkuyla tutulmaz; özgürlükle yaşar. Bir kadın, karşısındaki erkeğin kendini kaybetmeden sevebildiğini gördüğünde güvende hisseder.
İşte buradaki çıkmaz tam da budur: Kaybetmekten korkan erkek, çoğu zaman kaybeder. Çünkü zihinsel rahatsızlık, insanın duruşuna siner. Sözcüklere değil, tavırlara yansır. Enerji değişir, iletişim değişir, ilişki nefes alamaz.
Bu farkındalıkla erkek, hayatındaki nihai konuma adım atar. Artık kadınların hayatın merkezinde olmadığını bilir. İlişkinin hayatın tamamı olmadığını içselleştirir. Değerin onayla değil, içeriden taşarak var olduğunu kavrar. Bu noktada “etkilemek” diye bir çaba kalmaz. Çünkü çaba, eksiklikten doğar. Kendisiyle iyi olmayı öğrenmiş bir erkeğin varlığı ise zaten etkileyicidir.
Sonunda yolculuğun özü berraklaşır: Kadınları etkilemek öğrenilen bir numara değildir. Bu, zamanla inşa edilen bir duruştur. Erkek kendini geliştirdikçe, sınırlarını korudukça ve hayatını anlamlı yaşadıkça; kadınlar bu hayata dahil olmak ister. Zorlama yoktur. Rol yoktur. Maske yoktur. Sadece netlik, denge ve karakter vardır.
Ve belki de en önemlisi şudur: Gerçek güç, tutmakta değil; gerektiğinde bırakabilecek kadar sağlam durabilmektedir.
Saygılar..
