İnsanlar genelde akıcı konuşan birini görünce hemen şunu söylüyor: Bu adam doğuştan yetenekli. Sanki bazı insanlar konuşmak için doğmuş, geri kalanlar da sessiz kalmaya mahkûm gibi. Ama işin aslı pek öyle değil. Akıcı konuşma dediğin şey çoğu zaman zihnin alışkanlığı. Yani tekrar, deneme, biraz saçmalama… Hepsi var bunun içinde.
Özellikle kadın–erkek ilişkilerinde bu mesele daha net hissediliyor. Konuşma akmıyorsa özgüven de bir yerde takılı kalıyor. Birçok erkek de bunu dışarıya bağlıyor. Ortam uygun değildi, karşımdaki soğuktu, konu yoktu… Oysa çoğu zaman sorun ortamda değil, kafanın içinde. Zihin anlık üretmeye alışık değilse kelimeler sıraya girmiyor. Düşünüyorsun ama konuşamıyorsun. O sessizlik de uzadıkça daha da geriyor insanı.
Bu yüzden yapılan egzersizler aslında “konuşmayı öğrenmekten” çok zihni rahatlatmaya yarıyor. Mesela kelime çağrışımı çalışmaları. Beyin orada tek bir doğru cevap aramayı bırakıyor. Alternatif üretmeye başlıyor. Bu da gerçek sohbet sırasında eli rahatlatıyor. Takılıp kalmıyorsun.
Hikâye anlatma işi de benzer. Uydurma hikâyeler anlattıkça hata yapma korkusu azalıyor. Saçmalasan da dünyanın sonu olmuyor. Bu korku azaldığında beden gevşiyor, ses tonu değişiyor, insan daha rahat akıyor. Konuşma güçleniyor ama bu “zorlayarak” olmuyor.
Duygu meselesi var bir de. Bence en kritik noktalardan biri. İnsanlar kelimeleri değil, hissettiklerini hatırlıyor. Aynı olayı anlatan iki kişiden biri heyecanlıysa, diğeri dümdüzse… hangisi akılda kalıyor belli. Duygu katıldığında anlatım daha insani oluyor, daha gerçek duruyor.
Zor olan kısım şu ki, hem hikâye kurup hem duygu taşıyabilmek külfetli bir iş biraz ileri seviye.. Ama bir kere oturdu mu sadece flörtte değil, işte, arkadaş ortamında her yerde fark yaratıyor. İnsanlar kendilerini iyi hissettiren kişilere daha çok yöneliyor, bu çok net.
Bir süre sonra ilginç bir şey fark ediliyor zaten. Özgüven dışarıdan gelmiyor. Önce “özgüvenli olayım da konuşayım” olmuyor. Konuştukça, alıştıkça özgüven kendiliğinden büyüyor. İçeriden dışarıya doğru yani. İntiba da buna benzer, kimse konuşmanın detayını hatırlamıyor. Ama sende kalan hissi hatırlıyor. Giyim, ortam, sohbetin akışı, o an yaşanan küçük şeyler… Hepsi birleşip tek bir iz bırakıyor. O iz netse unutulmuyorsun.
Bir de tekrar var. Kısa sohbetlerde laf arasına serpiştirilen doğal hatırlatmalar… Bunlar bağı derinleştiriyor. İlişki dediğin şey tek seferlik büyük hamleyle değil, küçük tekrarlarla ilerliyor.
Özetle akıcı konuşma bir performans değil. Rol yapmak hiç değil. Alışkanlık sadece. Zihin bunu olağan kabul ettiğinde, konuşma bir mücadele olmaktan çıkıyor. O noktadan sonra kadınlarla iletişim de gerilim değil, keyifli bir akış haline geliyor. Dediklerimi uygulayın faydasını görürsünüz.
Saygılar…
