Kadınlarda ve Erkeklerde Depresyon Tedavisi

yazar KOÇ

Depresyon, modern çağın en yaygın ve en karmaşık ruhsal hastalıklarından biri olarak kabul edilmektedir. Buna rağmen, uzun yıllar boyunca depresyon tedavisinde “tek tip” bir yaklaşım benimsenmiş, kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik, hormonal ve nörokimyasal farklar yeterince dikkate alınmamıştır. Oysa güncel bilimsel veriler, depresyonun ortaya çıkış biçimi kadar tedaviye verilen yanıtların da cinsiyete göre belirgin farklılıklar gösterdiğini ortaya koymaktadır.

İlaç endüstrisinin sıklıkla ima ettiği gibi, herkese aynı şekilde iyi gelen sihirli bir “mutluluk hapı” yoktur. Antidepresan tedavisi çoğu zaman deneme-yanılma sürecini içerir. Bir hastada etkili olan ilaç, bir başkasında yetersiz kalabilir ya da tolere edilemeyen yan etkilere yol açabilir. Daha da yıpratıcı olan ise, başlangıçta işe yaradığı düşünülen bir ilacın zamanla etkisini kaybetmesidir. Bu durum, hastada umutsuzluk hissini derinleştirebilir ve tedaviye olan güveni zedeleyebilir.

Kadınlar ve erkekler, antidepresanlara verdikleri yanıt açısından da birbirlerinden ayrılırlar. Örneğin genç kadınların, düşük dozlarda bile aşırı yorgunluk gibi yan etkilere daha duyarlı oldukları bilinmektedir. Bunun nedenleri arasında östrojen hormonunun beyin üzerindeki düzenleyici etkisi ve ilaçların karaciğerde metabolize edilme biçimindeki cinsiyete özgü farklılıklar yer almaktadır.

Pittsburgh Üniversitesi’nden Dr. Robert R. Bies’in çalışmaları, bu farkları somut biçimde ortaya koymuştur. Anksiyete atakları eşlik eden depresyonu olan erkeklerin, imipramin gibi eski kuşak trisiklik antidepresanlara kadınlara kıyasla daha iyi yanıt verdiği gösterilmiştir. Buna karşılık kadın hastaların, monoamin oksidaz inhibitörlerinden daha fazla fayda gördüğü saptanmıştır. Serotonin sistemi üzerinden etki eden ilaçlarda da cinsiyet belirleyici bir rol oynar. Erkeklerin serotonini daha hızlı üretip metabolize etmeleri, serotonin geri alım inhibitörlerinin kadınlarda daha etkili olmasına yol açabilmektedir.

Bu farklılığın altında yatan mekanizmalardan biri, serotonin reseptörlerinin dağılımıdır. Erkeklerin trombositlerinde serotonin için daha az bağlanma bölgesi bulunması, beyindeki sinir iletimini de dolaylı olarak etkileyebilir. Tüm bu veriler, depresyon tedavisinin kişiye özel olması gerektiğini, cinsiyet faktörünün ise bu bireyselleştirmenin temel taşlarından biri olduğunu açıkça göstermektedir.

Depresyon yalnızca bireyi etkileyen bir hastalık değildir; aileyi, evliliği ve hatta çocukların ruhsal gelişimini de derinden etkiler. Colorado Üniversitesi’nden Whisman ve Weinstock’un evli çiftler üzerinde yaptığı kapsamlı çalışmada, eşlerden birindeki depresyon düzeyinin yalnız kendi evlilik doyumunu değil, partnerin algısını da belirlediği görülmüştür. Depresyon, evlilik ilişkisini anksiyeteden bile daha güçlü biçimde sarsabilmektedir.

Özellikle depresyonu olan annelerin çocuklarında davranış sorunları, sosyal uyum güçlükleri ve ileriki yaşlarda depresyona yatkınlık daha sık gözlenmektedir. Bu nedenle depresyon tanısı konulduğunda, yalnız hastayı değil, tüm aile sistemini kapsayan bir değerlendirme yapılması gereklidir.

Tıpkı kardiyolojide olduğu gibi… Erkek ve kadın kalplerinin farklı çalıştığını kabul etmek, hekimleri daha yetkin hâle getirmiştir. Aynı yaklaşım, ruh sağlığı alanında da benimsenmelidir. Beyni incelerken ve depresyonu tedavi ederken cinsiyet farklarını göz ardı etmek, modern tıbbın geldiği noktada kabul edilebilir değildir.

 

 

Diğer yazılarımıza göz atın