Sıradan bir adam vardı. Her sabah aynı caddeden geçen tiplerden. Aynı saat, aynı tempo, aynı yüz. Kimse onu fark etmiyordu, o da kimseyi… Ne özel hissediyordu ne de öyle görünüyordu. Omuzları biraz düşüktü. Yürürken başı çoğu zaman öndeydi. Hızlı yürüyordu ama nedenini kendisi de bilmiyordu. Sanki bir yere yetişmesi gerekiyordu ama aslında kimse onu beklemiyordu.
Günlerden bir gün başvuru yaptığı şirketten aradılar ve görüşmeye çağırdılar. Adam gitmek üzere yola koyuldu. Çok da farklı hissetmiyordu aslında. Üzerine günlük kıyafetlerini geçirdi; kot pantolon, sade bir tişört, eski bir spor ayakkabı… Binaya girdi bekleme alanında oturdu. Etrafındaki insanlar onu süzüyor muydu bilmiyordu ama kimseyle göz göze gelmedi. Sanki orada değilmiş gibiydi.
Odaya girdiğinde sorular soruldu. Aynı cevapları verdi. Aynı geçmiş, aynı deneyim. Görüşme kısa sürdü. Resmiydi. Mesafeliydi. Kapıdan çıkarken içinde net bir his yoktu. Ne iyi geçti ne kötü. Sıradan bir görüşme gibi.
Bir süre sonra yine başvuru yaptığı, bu sefer başka bir şirket, görüşmeye gelmesini istedi. Bu kez durdu, acele etmedi. Saçını toparladı, sakalını düzeltti. Üzerine sade ama düzgün bir takım giydi. Ayakkabıları temizdi. Kendine baktığında farklı bir şey gördü ama hâlâ aynı adamdı.
Bekleme alanına tekrar girdiğinde insanlar ona bakış atıyordu. Omuzlarını geriye aldı. Göğsünü hafif açtı, başını dik tuttu. Kısa bakışlar. Küçük duraksamalar. Göz temasları. Kimse bir şey söylemedi ama hava değişikti.
Odaya girdiğinde sorular yine aynıydı. O da yine aynı cevapları verdi. Değişen neydi tam olarak bilmiyordu ama konuşmalar uzadı. Tonlar yumuşadı. Gözler onun üzerindeydi. “Yönetici gibi duruyorsun” dendi. “Kendi işini yapmış biri havası var” diye eklediler.
Kimse onun karakterini tanımıyordu. Kimse geçmişini bilmiyordu. Özgeçmişi aynıydı. Değişen şey, içeri girerken taşıdığı hâldi.
Görüşme bittiğinde adam bir şey fark etti. İnsanların ona bakışı değiştikçe, kendi içi de değişmişti. Daha rahat nefes alıyordu. Koltuğa yaslanmak, sessiz kalmak, acele etmemek ona garip bir güç veriyordu. İlk defa “olduğum hâl yeterli olabilir” diye düşündü. Yürüyüşü değişmişti. Daha yavaştı. Daha sakindi. Başını dik tutmayı unutmadı. Otururken küçülmedi. Konuşurken kelimeleri aceleyle harcamadı.
Hikâyenin sırrı takım elbise değildi. Mesele, adamın kendini sahnede hissetmesiydi. İnsan kendini ciddiye aldığında, karşısındaki de onu ciddiye alıyordu.
Kadın–erkek ilişkilerinde çoğu erkek doğru kelimeyi, doğru cümleyi, doğru taktiği yanlış yerde arar. Bazen mesele kelimelerden önce gelir. Duruş, tempo ve rahatlık; konuşma başlamadan hikâyeyi yazmaya başlar.
