İlk izlenim denen şey aslında çoğu erkeğin sandığından çok daha erken oluşuyor. Hatta daha ağzını bile açmadan…. İnsan zihni garip, karşısındaki kişiyi hemen tartmaya başlıyor. Kim bu? nasıl biri? güvenilir mi? Bunların çoğu bilinçli değil, Sezgiyle olan şeyler.
O yüzden bir erkeğin nasıl durduğu, nasıl yürüdüğü, bakışlarını kaçırıp kaçırmadığı, ortamda kendini nasıl taşıdığı çok şey söylüyor. Dik durmak mesela… Omuzların kapalı olmaması… Göz temasından korkmamak… Bunlar iddialı cümleler kurmaktan daha etkili olabiliyor. Çünkü güven anlatılan bir şey değil, hissedilen bir şey.
İşin kişisel gelişim tarafında da asıl mesele “kadınları etkilemek” değil zaten. O sadece yüzeyde kalan bir hedef. Asıl mesele adamın kendi içinde ne kadar net olduğu. Kararsızlık, sürekli düşünme, her hareketi kafada prova etme hâli ister istemez bedene yansıyor. İnsanlar bunu çok hızlı fark ediyor. Bir erkek yaklaşmadan önce dakikalarca düşünüp senaryolar kuruyorsa ve sonunda hiç harekete geçemiyorsa, bu cesaret eksikliği değil, netlik eksikliği.
Netlik dediğimiz şey şu: Bir şeyi istiyorsan, bununla savaşmadan hareket edebilmek. “Gördüm, tamam, gidiyorum” diyebilmek. Araya düşünceler girdiği anda korku da giriyor. Korku girince beden kasılıyor, ses tonu değişiyor, bakışlar yere kayıyor. O noktadan sonra söylenen en düzgün cümle bile sönük kalıyor.
Reddedilme meselesi de burada ayrışıyor. Kendini geliştiren bir erkek için reddedilmek, “bende bir sorun var” anlamına gelmiyor. Sadece uyum meselesi olarak görülüyor. İki insan örtüşmedi, o kadar. Bu bakış açısı insanı garip bir şekilde sakinleştiriyor. Çünkü özgüven, sürekli onay almak değil. Onay gelmediğinde de dağılmamayı başarabilmek.
Bu süreçte küçük şeyler sandığından daha büyük fark yaratıyor. Sonuç beklentisi olmadan kurulan kısa temaslar mesela bir “merhaba”. Bir bakış. Bir iki cümle. Mesele uzun sohbet değil zaten. Mesele başlatabilmek. Başlattığın anda kontrol biraz olsun sana geçiyor ve o zihinsel kilit gevşemeye başlıyor.
Bir erkeğin kendinden küçük parçalar katabilmesi de önemli. Hayat hikâyesi anlatmaya gerek yok. Kafa şişirmeye de gerek yok. Basit şeyler gayet yeterli “Plansız takılmayı seviyorum” demek gibi. Ya da “bi ara her şeye fazla takılıyordum, sonra bıraktım” gibi. Bunlar karşı tarafa şunu hissettiriyor; Bu adam iç dünyasıyla kavgalı değil.
Bir de sessizlik var tabii. Herkes sessizlikten kaçıyor ama aslında sessizlik çok şey anlatıyor. Sessizlik geldiğinde paniklememek, göz temasını korumak, rahat kalabilmek… Bu ciddi bir iç denge göstergesi. Ve bu denge sadece kadın–erkek ilişkilerinde değil, hayatın her alanında işe yarıyor.
Sonuç olarak, kendini taşıyabilen bir erkek için ilk izlenim bir numara değil, doğal olarak ortaya çıkan bir şey oluyor.
